TÜRKİYE SİYASETİNDE DERİN PATİNAJLAR -9 - Habib KARAÇORLU

TÜRKİYE SİYASETİNDE DERİN PATİNAJLAR -9


Ülke gündemine bu hafta bomba gibi düşen çok vahim bir haberle bir kez daha milletçe derin bir şekilde sarsıldık maalesef.  Hain terör örgütünün yol keserek kaçırdığı ikisi sivil ve on biri asker ve polis olmak üzere toplam on üç canımız Irak’ın Gara bölgesindeki bir mağarada şehit edildiler. Beş, altı yıldan beri bölücü hain terör örgütünün elinde olan bu on üç canımız bölgeye düzenlenen askeri harekât sırasında acımasızca katledildiler. Kırk yıla yakın bir zamanda binlerce masumun kanını döken ve Türkiye düşmanı dış güçlerin maşası olarak çalışan bu hain örgütün ne denli gözü dönmüş ve vahşi bir tıynete sahip olduğu bir kez daha yaşanan bu menfur olayla görülmüş oldu.

Osmanlı devletinin son dönemlerinde (19.yüz yılın ortalarından itibaren) Doğu Anadolu’da ve Yukarı Mezopotamya denilen Kuzey Irak bölgesinde bizzat İngiliz ajanlarının sinsi çalışmalarıyla ortaya atılan “Kürdistan” ve “Kürt Milliyetçiliği” fikirleri hem orduda hem de devletin çeşitli kademelerinde görev yapan Kürt kökenli bazı asker ve memurlar ve de bölgesel bazı dini liderler tarafından benimsenerek uygulamaya dökülmek istendi.  Bu hülyaya kendini kaptıran bu gafiller yine İngilizlerin teşvik ve desteğiyle bölgede çeşitli isyanlar çıkardılar. Kuzey Irak’ta yaşayan Barzan aşiretinin lideri Şeyh Abdüsselam Osmanlı Devletine kafa tutarak ilk isyanı 1909 yılında başlatmış oldu. Şeyh Abdüsselam ve avanesi yakalanarak 1914 yılında Musul’da idam edildiler. Yerine geçen oğlu Mustafa Barzani adamlarıyla birlikte uzun yıllar İngilizlerin ve Rusların ellerinde oradan oraya sürülmek suretiyle çeşitli maceralar yaşadılar ve bir türlü devlet kurma hayallerini gerçekleştiremediler. Mustafa Barzani’nin 1979 yılında ölmesiyle yerine geçen oğulları İdris ve Mesut da emperyalist devletlerin emellerine hizmet etmekten kendilerini kurtaramadılar. Bugün Kuzey Irak’ta özerk bir yapıya sahip olan “Kürdistan Bölgesel Yönetimi”, 2017 yılında Irak’tan ayrılıp bağımsızlığını ilan etmek için referandum yaptı. Bağımsız devlet kurma yolundaki bu çabası, bu durumdan siyasi olarak etkilenecek olan Türkiye ve İran devletlerinin Irak hükümetinin yanında yer almaları nedeniyle akamete uğradı ve Barzani geri adım atmak zorunda kaldı.

Kürt milliyetçiliğinin Türkiye’deki cephesine baktığımızda Kuzey Irak’ta yaşanan dramların burada da yaşandığını görmekteyiz. Kürt kökenli vatandaşları “Kürdistan” hayaliyle devlete isyan ettirenlerin kendi aşiretlerine, insanlarına ne denli büyük bir kötülük yaptıkları tarihi olaylardan anlaşılmaktadır. Osmanlı Devletinin Birinci Dünya savaşından yenik çıkmasının ardından tasfiye sürecine girmesini fırsat bilenler İngilizlerin teşvik ve desteğiyle doğu illerinde bir “Kürdistan” kurma hayaliyle 1918 yılında Kürt Teali Cemiyeti’ni kurdular. Bu cemiyetin teşvikiyle Kurtuluş savaşının daha yeni başladığı sıralarda Sivas ve Erzincan civarlarında patlak veren Koçgiri isyanı bin bir güçlükle bastırılabildi. Bu isyanda 135 köyden oluşan Koçgiri aşireti büyük bir darbe yiyerek çok ağır bir bedel ödemişti. Daha önceki yazılarda da bahsettiğimiz 1925 yılındaki Şeyh Said isyanını da Kürtçülük meselesiyle bağdaştıranlara karşı, meseleyi dini bir çıkış olarak görenler tarafından reddiyeler yapılmıştır. Şeyh Said ve çevresindeki dini önderlerin başlangıçta Kürtçülük davası gibi bir niyetleri olmayıp sonradan isyanın tüm bölgeye yayılmasıyla bu niyette olanlar tarafından istismar edildiğini iddia edenler çoğunluktadır. Sonuçta bu isyan da bölgedeki aşiretlerin ağır bedeller ödemesiyle sonuçlanmış, zararlı çıkan yine bölge insanı olmuştur.  Bu isyanı meşhur Ağrı isyanları takip etmiş, 1926 ve 1930 yılları arasında dört yıldan fazla devam eden bölgedeki isyanlar sonucunda da yine binlerce insan hayatını kaybetmiş, binlercesi yerini yurdunu terk etmek zorunda kalmıştır. Aynı şekilde 1937 ve 1938 yıllarında çıkan Dersim isyanlarında da yine binlerce insan hayatını kaybetmiş, binlercesi de sürgün edilmiştir. Sonuç olarak “Kürtçülük” veya “Kürdistan” adı altında ortaya çıkan veya gelişen tüm olaylardan en fazla etkilenen yine kandırılan bölge halkı olmuştur. 1970’li yıllarda ortaya çıkan PKK terör örgütü de gerçekleştirdiği tüm eylemlerde en büyük zararı bölge halkına vererek yine emperyalistlerin emellerine hizmet etmiştir. Dağa zorla çıkardığı gençlerin beyinlerini yıkayarak onların eline silah vermek suretiyle binlercesini ölüme gönderen bebek katili hain örgüt bir türlü kana doymamıştır.  Aslında bölge halkına oynanan oyun çok net bir şekilde ortada olmasına rağmen gerek içeriden işbirlikçi hainlerin siyasi manevraları ve gerekse dışarıdan Türkiye düşmanı adına “dost” ve “müttefik” denen düşmanların desteğiyle bu ülkenin büyük baş belası hadise bir türlü sonlandırılamamıştır. Ortada net ve anlaşılır olan tek bir gerçek vardır ki, o da, başta İngiltere, Rusya, Fransa ve ABD olmak üzere emperyalist devletler bir buçuk asırdan beri “Kürt” meselesini kendi çıkarları doğrultusunda Türkiye’ye karşı bir koz olarak çok güzel bir şekilde kullanmakta ve bölge halkını çok iyi bir şekilde kandırarak istismar etmektedirler. Suriye’nin kuzeyindeki Kürtleri silahlandırarak Türkiye’ye karşı kullanmak isteyen Amerika, yine onları hiçbir zaman gerçekleşmeyecek olan “Büyük Kürdistan” hayaliyle oyalamaktadır.

Ülkemizin çok önemli bir sorunu olan bu derin yaraya parmak bastıktan sonra şimdi de geçen hafta kaldığımız yerden yakın tarihimizle ilgili olayları ele almaya devam edelim. Osmanlı Devleti’nin yerine kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti batı tarzında modern bir devlet kurmanın ve çağdaş bir halk oluşturmanın adımlarını birer birer atmaya devam etmektedir. Şapka inkılâbının ardından 26 Aralık 1925 tarihinde Osmanlı devrine ait “Alaturka” denilen saat ve takvim terk edilerek Milletlerarası saat ve takvimin kabulü hakkındaki kanun çıkarılır. Böylece Hicri takvimin Güneş takviminin günlerini esas aldığı 1300’lü yıllarda olan Rumi takvim yerine Hıristiyan Avrupalıların Hazreti İsa (A.S.)’ın doğumuyla başlattıkları Miladi 1900’lü yıllarda olan takvimi kullanılmaya başlanır. “Alaturka saat” denilen namaz vakitlerine göre ayarlanmış olan “Ezani saat” da terk edilerek “Alafranga” denilen Avrupa’nın saat sistemi 2 Ocak 1926’da Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girer. Kanunun birinci maddesi şöyle diyor: “Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde gün, gece yarısından başlar ve saatler sıfırdan yirmi dörde kadar sayılır”... Bu konuda geçen ayda kaybettiğimiz merhum Yavuz Bahadıroğlu şu yorumu yapmaktadır: “Alaturka” saat namaz (ahirete) vakitlerine, “Alafranga” saat ise işe (dünyaya) ayarlıdır. Dolayısıyla işlerinizi namaz vaktine göre değil, namazınızı iş durumunuza göre ayarlarsınız...(1)

Yeni Cumhuriyet muasır medeniyet seviyesini yakalamak için çareyi her alanda Batılılaşma veya Avrupalılaşma aramaktadır. Sıra da modern bir toplum meydana getirme konusunda atılacak adımlar vardır. Bununla ilgili 17 Şubat 1926 tarihinde Medeni Kanun kabul edilir. Bu kanunla kadınlar medeni haklara kavuşuyor, çok evlilik yasaklanıyor ve şer’i hukuk düzeni bırakılarak çağdaş hukuk düzenine geçiliyordu. Böylece İslam dininin temel kaynaklarına göre hazırlanmış olan Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye adlı kanunlar metni yürürlükten kaldırılıyordu. Bu kanunu 1 Mart’ta kabul edilen yeni “Türk Ceza Kanunu” ve 22 Nisan’da kabul edilen “Borçlar Kanunu” takip ediyordu. İki yıl sonra anayasada değişiklik yapılarak 10 Nisan 1928 tarihindeki değişikle, Türkiye Cumhuriyeti’nin laik devlet karakterinin açıklığa kavuşturuluyor, Anayasada mevcut olan “Devletin dini, din-i İslam’dır” hükmü kaldırılıyordu. Anayasadaki çağdaşlaşmanın, Avrupalılaşmanın önünde büyük bir engel olan madde de kaldırıldıktan sonra inkılâplar olanca hızıyla devam ediyordu. 24 Nisan’da Milletlerarası rakamların kabulüne dair kanun çıkarılarak yüz yıllardan beri kullanılan rakamlar tek ediliyordu. Bu kanunu 1 Kasım 1928 tarihinde çıkarılan Yeni Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun’un kabulü takip etti. Böylece yüz yıllardan beri kullanılmakta olan alfabe yasaklanarak Avrupalıların kullanıldığı Latin alfabesine geçilmiş oluyordu.

Yakın tarihimizin günümüze ışık tutan önemli hadiselerini önümüzdeki yazımızda ele almak dileğiyle Yüce Rabbimizden devletimiz, milletimiz ve ülkemiz için esenlikler ve sarsılmaz beraberlikler diler, rahmetini hak edecek amelleri bizlere nasip etmensini Yüce katından niyaz ederim. Âmin.

(1)      Yavuz BAHADIROĞLU, 20 Ekim 2015 Akit gazetesi makale yazısı

 

YAZIYI PAYLAŞ!

İlk Yorum Yazan Sen Ol!

YAZARIN SON 5 YAZISI
27Eyl
18Eyl

GERÇEKLERLE YÜZLEŞEBİLMEK

07Ağs
31Tem

Kıyamete Sürüklenen Dünya

26Tem

Afet ve Felaketler Ne Anlatıyor